Makale

Türkiye Doğu Akdeniz’de ne yapmalı?

AA

20 Haziran günü Doğu Akdeniz’e doğru yola çıkan Yavuz sondaj gemisi ve ikiz gemisi Fatih (geçen ay Kıbrıs’ın 130 km batısında Finike-1 kuyusunda başladığı sondaj faaliyetine devam ediyor) Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de başlattığı yeni dönemin ve bundan sonra atacağı adımların en önemli araçlarından birisi olacak.  Bu yeni dönemin neler getireceğine kafa yormadan önce bölgede bu noktaya nasıl gelindiğini ve neler yaşandığını ana hatlarıyla hatırlamakta fayda var.

Bugüne nasıl gelindi?

2009 yılının Ocak ayında İsrail’in Tamar ve daha sonra 2010 yılının Aralık ayında Leviathan sahalarında keşfedilen doğal gaz rezervleri bölge ülkeleri, uluslararası petrol şirketleri ile büyük güçlerin dikkatini bölgeye çeken iki önemli keşif oldu. Hemen ardından 2011 yılında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) tek taraflı olarak ilan ettiği sözde Münhasır Ekonomik Bölgede (MEB) yer alan Afrodit sahasında keşfedilen doğal gaz rezerviyle birlikte Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ve Türkiye de Kıbrıs Sorunu ve MEB konusundan ötürü Doğu Akdeniz enerji denklemine dahil oluyordu.

GKRY, KKTC ve Türkiye’nin uluslararası hukuktan kaynaklanan hak ve menfaatlerini ihlal etmeye bölgedeki enerji keşiflerinden yıllar önce attıkları bir adımla zaten başlamıştı. GKRY 2003 yılında sözde MEB’sini ilan ederek bunu Birleşmiş Devletlere (BM) deklare etmişti. GKRY, 2003 yılında Mısır, 2007 yılında Lübnan ve 2010 yılında İsrail ile MEB sınırlandırma antlaşmaları imzaladı.

2007 yılında GKRY, bir bölümü Türkiye ve KKTC’nin MEB’i ile örtüşen 13 sahada ihaleye çıkarak uluslararası petrol şirketlerine bu sahalarda sondaj lisansı verdi. 2011’de Afrodit isimli sahada yaklaşık büyüklüğü 130 milyar metreküp olan ilk rezerv keşfi yapıldı. 2019 yılındaysa 10. Parselde Exxon Mobil tarafından kazılan Glafkos kuyusunda tahmini büyüklüğü 140-220 milyar metreküp arasında olan yeni bir doğal gaz rezervi keşfedildi.

2015 yılında Mısır’ın Zohr sahasında bulunan dev rezerv bölgeye olan ilgiyi en üst seviyeye çıkardı. Bu süreçte Türkiye, MEB ilanı ve bölgede sondaj faaliyetleri konusunda gecikti.  Bunun iki temel nedeni vardı. Birincisi ve belki de en önemlisi Türkiye’nin bölgedeki gelişmelere ve Kıbrıs Sorununa adil, kalıcı bir çözüm bulunması yönündeki yapıcı yaklaşımıydı. Yani Türkiye, bölgede gerilimi arttıran ve tek taraflı kararlar alan ülke pozisyonunda olmayı tercih etmedi. Gecikmenin diğer bir nedeni de açık deniz petrol arama-üretim operasyonları konusunda teknik altyapı ve imkanın yetersiz olmasıydı.

Sınırlı etki

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de kendi MEB’sini ilan etmemesi ve 2011 yılında KKTC tarafından Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığına (TPAO) adanın güneyini de kapsayan sahalarda verilen petrol-gaz arama ruhsatlarına rağmen uzun süre sondaj faaliyetlerine girişmemesi, Türkiye’nin yalnızca diplomatik açıklamalar ve gerektiğinde devreye soktuğu Askeri gücüyle sınırlı bir etki yaratmasına neden oldu. Bu durum ne yazık ki aynı zamanda başta GKRY-Yunanistan ikilisi olmak üzere bölge ülkelerinin Türkiye karşıtı adımlarını da cesaretlendirdi.

Öte yandan Türkiye’nin, konunun çok taraflı, kronik bir yapıda olması ve diğer öncelikli dış politika konuları arasında bu konuyu soğutmak ve zamana bırakmak istemesi mevcut konjonktür dikkate alındığında kendisi açısından doğru bir yaklaşımdı. Fakat ne yazık ki bu politikayı uygulamada ve koordinasyonda yaşanan eksiklikler zaman içinde Türkiye’nin çok daha askeri önlemler almasına neden olurken, proaktif olmaktan ziyade gelişmelerin gerisinde kalmasına da yol açtı. Bundan çok daha kötüsü ise karşı tarafın Avrupa/ABD başta olmak üzere medya ve lobi gücünü de kullanarak uluslararası arenada Türkiye’yi uzlaşmaz, askeri gücünü öne çıkartan bir ülke olarak göstermesine, haksız ve temelsiz suçlamalarla itibarının zedelenmesine neden oldu.

Bölgede Arap Baharı ile başlayan süreçte Libya, Mısır ve Suriye’de ortaya çıkan tablo, Filistin-İsrail meselesi, Körfez ülkeleriyle İran ve yine Körfez ülkeleriyle Katar’ın yaşadığı gerilim, yeni bir soğuk savaşla birlikte ticaret savaşlarının keskinleştirmeye başladığı yeni konjonktür, Doğu Akdeniz meselesini çok daha karmaşık ve belirsiz bir hale getirdi.

Amaçları Türkiye’yi izole etmek

Bölgede Kıbrıs sorununa ek olarak Türkiye-Mısır, Türkiye-İsrail ve Türkiye-Yunanistan arasında var olan anlaşmazlıklar, Doğu Akdeniz konusunu Türkiye açısından daha da zorlaştıran diğer etkenler. Son yıllarda adım adım ortaya çıkan İsrail, Mısır, Yunanistan ve GKRY bloğunun Türkiye’ye karşı birlikte hareket ettiğine, bu oluşuma ve geliştirdikleri ortak stratejiye diğer bazı bölge ülkeleriyle ABD ve AB’nin de desteğini almak amacıyla sürekli, yoğun ve aktif bir şekilde çaba sarf ettiklerine uzun süredir şahit oluyoruz. Türkiye’ye karşı izledikleri stratejinin ana hatlarını kısaca şu şekilde özetleyebiliriz:

  • Türkiye’yi bölgede siyasi, enerji, güvenlik ve MEB konularında izole etmek,
  • Başta enerji projeleri olmak üzere bölgesel işbirliğine arttırıcı faaliyetler ile ortak güvenlik ve enerji ittifaklarının dışında tutmak,
  • Türkiye’yi masada ve sahada sert tepkiler vermeye iterek uzlaşmaz, sorun çıkartan, komşularıyla sorunlar yaşayan ve uluslararası hukuka aykırı hareket eden bir ülke olarak göstermek,
  • Türkiye’nin ABD ile yaşadığı anlaşmazlıkları(S-400-F-35 gerilimi, Rusya-Türkiye ilişkileri, vb) kullanarak ABD’nin Doğu Akdeniz’de kendilerini desteklemesini ve Türkiye’ye baskı kurmasını sağlamak,
  • Kıbrıs sorununu Türkiye-Avrupa Birliği (AB) sorunu haline getirmek, AB’ni Doğu Akdeniz gazının Avrupa pazarlarına ulaştırılması amacıyla yine konunun tarafı yapmak, Türkiye’ye karşı AB’nin baskı oluşturmasını sağlamak,
  • Türkiye’nin komşularıyla yaşadığı anlaşmazlıkları gündemde tutarak uluslararası kamuoyunda Türkiye karşıtı bir algı oluşturmak,
  • Uluslararası Medya, Akademi, düşünce kuruşları, uluslararası kurumlar ve diğer ülkeler nezdinde Türkiye karşıtı çok yönlü ve planlı bir diplomasi atağı,
  • Türkiye’yi enerjide güvenli olmayan bir güzergah olarak göstermeye çalışarak uluslararası enerji projelerinin dışında kalmasını sağlamaya çalışmak.

Türkiye’nin yukarıda kısaca özetlemeye çalıştığım başlıklarda yaşanan gelişmelerin yarattığı ve önümüzdeki dönemlerde yaratacağı muhtemel riskler nedeniyle Doğu Akdeniz ve Kıbrıs politikasında değişime gitmesi kaçınılmaz hale gelmiştir.

Yeni bir dönem ve yeni bir strateji

GKRY’nin Kıbrıs barış müzakerelerindeki uzlaşmaz ve şımarık tutumu, adanın çevresindeki doğal gaz kaynaklarının adil ve hakça paylaşımında Kıbrıs Türklerinin haklarını yok sayması, Türkiye ve KKTC’nin MEB’lerini ihlal etmesi Türkiye’nin adanın çevresindeki sismik araştırma ve sondaj faaliyetlerine başlatmaya iten en temel nedenler olmuştur.

Konunun çok taraflı ve karmaşık yapısı, Türkiye’nin sadece sondaj faaliyetleriyle sınırlı kalmadan diğer çok önemli başka adımları da acilen atmasını gerektiriyor. GKRY’nin üzerinde baskının arttırılarak müzakere masasına oturtulması için kapalı haldeki Maraş’ın tekrar yerleşime açılması amacıyla atılan adımlar son derece doğru fakat diğer başka adımlarla da desteklemesi şart. Kıbrıs sorununun çözümü için bugüne kadar süregelen çözüm yönteminin de mevcut gidişat devam ederse ortadan kalkacağı aşikârdır. Türkiye Kıbrıs sorununda kendi alternatif çözümünü güçlü bir şekilde masaya koymalıdır.

Bundan çok daha önemlisi adada KKTC ve Türkiye arasında imzalanacak bir antlaşmayla bağımsız statüde Deniz ve Hava üslerinin kurulması, bölgede artan askeri gerilim ve çatışma riskine karşı caydırıcılığın tesis edilmesi açısından oldukça önemli adımlar olacaktır.

Bölge ülkeleriyle Türkiye arasında sağlıklı işleyen iletişim kanallarının tekrar açılması ve diyalog yoluyla sorunun çözülebilmesi için doğrudan ve dolaylı girişimlere acilen hız verilmesi önemli bir açılım olacaktır.

Türkiye daha fazla geç kalmadan Akdeniz’de MEB ilanı için gerekli kendi yasal mevzuatını bir an önce tamamlayarak, MEB sınırlarını belirlemeli ve acilen kendi MEB’sini ilanı etmelidir. Türkiye 1986 yılında Karadeniz’de Deniz Yetki Alanları Sınırlandırma Antlaşması yapmadan MEB’sini ilan ettiği ve daha sonraki yıllarda Bulgaristan, Rusya, Ukrayna, Romanya ve Gürcistan ile Deniz Yetki Alanları Sınırlandırma Antlaşmaları yapmıştır. Bu doğrultuda Türkiye’nin Akdeniz’de MEB ilanı takiben Libya ile Deniz Yetki Alanları Sınırlandırma Antlaşmasını hayata geçirmesi de elini güçlendiren önemli adımlar olacaktır.

Ayrıca bölgede dörtlü grubun şimdilik dışında kalan ve bölgedeki diğer ülkelerin aksine MEB’sinde herhangi bir sondaj faaliyeti yapamamış Lübnan’la yakın işbirliğine gidilerek Türkiye ile birlikte veya yakın hareket etmesi sağlanabilir. TPAO’nun bu ülkenin düzenlediği ihalelerde yer alarak işbirliğini derinleştirmesi de ileriki aşamalarda atılabilecek adımlardan birisi olacaktır.

Unutmamamız gerekiyor ki Türkiye’nin hem kendi hem de KKTC’nin TPAO’ya verdiği ruhsat alanlarında yaptığı araştırma ve sondaj faaliyetleri GKRY ve Yunanistan tarafından yapılan diplomatik girişimler neticesinde Türkiye’nin GKRY MEB’sini ihlali şeklinde sunulmaktadır. Hatta AB’den, ABD’ye, Rusya’dan diğer bölge ve Avrupa ülkelerine kadar birçok ülke tarafından Türkiye karşıtı açıklamalar yapılmakta, yaptırım tehditleri ortaya atılmaktadır. Akdeniz’de Türkiye’nin MEB’sini halen ilan etmemesi Türkiye’nin haklı olduğu bu konuda temelsiz suçlamalarla karşı karşıya kalırken uluslararası kurumlarda yaptığı itirazlar, uzlaşmadan uzak ve saldırgan bir ülke izlenimine de neden olmaktadır.

Türkiye’nin Akdeniz’deki kendi MEB’sinde yer alan diğer sahaları uluslararası şirketlere açması, TPAO’nun arama üretim faaliyetlerine ek olarak bölgedeki çalışmaları hızlandırırken, riskini de azaltacak ve bu alandaki kararlılığını da gösterecektir. Ayrıca uluslararası şirketler ve bu şirketlerin bağlı olduğu ülkelerle kurulacak yakın işbirliği Türkiye’nin uluslararası kamuoyunda elini güçlendirmesine de önemli katkılar sağlayacaktır.

Avrupa, ABD, bölge ülkeleri ve önemli başkentlerde uluslararası medya, akademi, düşünce kuruluşları, uluslararası kurumlar ve iş dünyasına Türkiye’nin uluslararası hukuktan kaynaklı haklılığı, çözüm için sergilediği tutum, soruna diplomasi yoluyla çözüm bulma isteği ve uluslararası işbirliklerine sonuna kadar açık olduğu anlatılmalıdır. Bu doğrultuda konuyla ilgili analizler, medya iletişim araçları, toplantılar, karma heyetlerin yapacağı ziyaretler, görüşmeler, lobi araçları ve üst düzey ziyaretler yoluyla bütüncül bir strateji çerçevesinde, kurumlar arası eş güdümle sürekli, zamana yayılmış ve etkili bir şekilde acilen başlatılmalıdır.

Diplomatik temsilciliklerimizin AB ABD ve bölge ülkeleri başta olmak üzere Türkiye’nin bu konudaki tezlerini ve haklılığını anlatmak için ilgili ülkelerdeki tüm aktörlerle görüşme atağına kalkması da Türkiye’ye yapıştırılmak istenen algıyı kırması için son derece önemlidir.

Fatih ve Yavuz neden önemli?

Ve yazının başında belirttiğim Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de başlattığı yeni dönemin ve bundan sonra atacağı adımların en önemli araçlarından birisi olan sondaj gemilerimize geri dönelim. Türkiye’nin uzun yıllar ihmal ettiği denizlerdeki petrol arama ve üretim faaliyetleri Doğu Akdeniz’deki gelişmelerin de etkisiyle son 3 yılda büyük hız kazandı. Bu doğrultuda 2012 yılında TPAO tarafından satın alınan Barbaros Hayreddin Paşa sismik araştırma gemisi Türkiye’nin kendi suları ve yakın sularda araştırma yapması açısından önemli bir kazanım oldu. Yine TPAO tarafından 2017 yılında satın alınan Fatih ve 2018 yılında satın alınan Yavuz sondaj gemileri Türkiye’nin hem denizlerindeki petrol ve doğal gaz arama faaliyetleri açısından hem de Doğu Akdeniz’de yaşananlar neticesinde sahada varlığını ve kararlılığını göstermesi açısından sıradan bir sondaj gemisi ve sondaj faaliyetlerinin çok daha ötesinde bir güç çarpanı haline gelmiştir.

Bu iki geminin bundan sonra gerek KKTC’nin TPAO’ya verdiği ruhsat sahaları gerekse kendi MEB’si içinde yapacağı sondajlar önümüzdeki dönemlerde Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hak ve menfaatlerini savunma ve bu haklarından faydalanma kararlılığının zaman içinde tüm aktörler tarafından kabulünün sağlayacaktır. Aynı zamanda denizlerimizde arama faaliyetleri neticesinde Türkiye’nin büyük oranda ithalata bağımlı olduğu petrol ve doğal gazda potansiyel rezerv keşifleri ile dışa bağımlılığı ile enerji ithalatı faturasının düşürülmesine de önemli katkılar sağlayacaktır.

Bu gemiler ile çalışmalarda yer alan personelin yurtiçinde yetiştirilmesi ve bu alandaki nitelikli insan kaynağının bu ülkenin gençleriyle doldurulması da atlanmaması gereken önemli bir noktadır.

Türkiye’nin enerji ticaret merkezi olması hedefi doğrultusunda atması gereken adımlar ve bölgesel enerji ticareti için işbirlikleri de yine bu çalışmalarla çok daha önemli ve anlamlı hale gelecektir.

Harekete geçme zamanı

Gönül isterdi ki tüm bu sorunlar bu noktaya gelmeden diplomasi ve diyalog yoluyla tüm bölge ülkeleri ve halklarının refahına katkı sunacak bir şekilde çözülebilseydi. Bugün geldiğimiz nokta tamamen ihtimal dışı olmasa da şimdilik bu noktadan oldukça uzakta. Karşımızdakiler kadar bizler de belki bilmeden belki farkında olmayıp gelişmelerin nereye gidebileceğini kestiremediğimiz için zamanında gerekli adımları atamadık ve bu noktaya gelindi. Bundan sonra ileriye bakmak ve doğru adımları atmak zorundayız.

Artık vakit Türkiye için Doğu Akdeniz’de harekete geçme zamanı. Türkiye, Doğu Akdeniz konusunda enerjiden diplomasiye, güvenlikten iletişime, insan kaynağından uluslararası işbirliklerine kadar birçok başlıkta zaman kaybetmeden tüm gücüyle harekete geçmek zorunda. Yeter ki bu ülkeye, kendimize ve gücümüze inanıp birlik olalım. Ve bir o kadar önemlisi tüm komşularımızla işbirliği içinde enerjinin bölgemize barış, huzur ve refah getirmesini sağlayarak gelecek nesillere bırakacağımız güzel bir geleceğin kapısını aralayalım.

Kaynak : Sorular ve Cevaplar ile Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) Kavramı, Dr. Tümamiral Cihat Yaycı , 2019

 



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir