Makale

Geçmişten günümüze Doğu Akdeniz gazı

doğal gaz
AA

Bu makalede Doğu Akdeniz gazının geçmişten günümüze kadar yaptığı yolculuğun kısa bir özetini yapacağım.

Doğu Akdeniz’de ilk doğal gaz sahası 1967 yılında Mısır’ın Nil Delta’sında keşfedilmiştir. Bölgedeki ilk offshore gaz sahası ise 1969 yılında Mısır’ın Akdeniz’deki sığ sularında keşfedilmiştir. Bu makaleyi yazdığım 5 Temmuz itibariyle Doğu Akdeniz’deki en son keşif İtalyan Eni şirketi tarafından Temmuz ayı başında yapılmıştır: Mısır’ın Nil Delta’sının sığ sularında keşfedilen Bashrush gaz sahası.

Doğu Akdeniz’de bugüne kadar 5 trilyon metreküpe yakın doğal gaz rezervi keşfedilmiştir. Bu miktar, dünyanın en önemli doğal gaz üreticilerinden biri olan Norveç’te bugüne kadar keşfedilen gazdan fazladır.

Şimdi diyeceksiniz ki, madem Doğu Akdeniz’de bu kadar gaz keşfedildi neden bölge henüz dünya çapında önemli bir merkez olamadı. Bunun temel nedeni, yapılan büyük keşiflerin nispeten yeni olması ve gaz üretiminin çok daha geç başlamasıdır. Yukarıda bahsettiğim 5 trilyon metreküp gazın yarısı 2009’dan bugüne kadar olan süreçte keşfedildi. Yani 1 Ocak 2019 ile 7 Temmuz 2020 tarihleri arasında Doğu Akdeniz’de 2,5 trilyon metreküp doğal gaz keşfedildi ki bu miktar Azerbaycan’ın bugün sahip olduğu doğal gaz rezervinden fazladır. Bölgeye olan uluslararası ilginin nedeni ise sadece miktar değil keşfedilen bazı sahaların dünya klasmanında olmasıydı. İsrail açıklarında keşfedilen Tamar ve Leviathan sahaları ve en önemlisi Mısır açıklarında Zohr sahası (Akdeniz’de bugüne kadar keşfedilen en büyük doğal gaz sahası) halen dünyanın en büyük offshore doğal gaz sahaları arasından yer almaktadır.

Yapılan tüm bu keşiflere ve arama faaliyetlerine rağmen Doğu Akdeniz’in halen dünyanın “en az arama yapılmış” bölgeleri arasında yer aldığını da not düşmek gerekir.

Sadece bugüne kadar yapılan keşifleri baz alarak karşılaştırma yapmak aslında madalyonun tek bir yüzünü göstermektedir. Keşfedilmesi beklenen (yet-to-find) doğal gaz tahminlerini de bu miktara ekleyerek toplam gaz varlığı büyüklüğüne bakmak gereklidir. Keşfedilmesi beklenen doğal gaz miktarı veya gaz potansiyeli mevzu bahis olduğunda dünya çapındaki temel otorite ABD Jeoloji Kurumu’dur (USGS).

USGS, 2010 yılında Doğu Akdeniz’deki iki havzada (Türkçe’de basen olarak da kullanılıyor) jeolojik esaslı değerlendirme sonucunda teknik olarak çıkarılması mümkün fakat henüz keşfedilmemiş petrol ve gaz varlığı hakkında iki önemli çalışma yayınlamıştır. USGS’nin Nil Deltası Havzası ve Levant Havzasını kapsayan bu iki çalışması Doğu Akdeniz’de teknik olarak çıkarılması mümkün fakat henüz keşfedilmemiş toplam 10 trilyon metreküpten fazla doğal gaz olduğunu öngörmektedir.

Güney Kıbrıslı yetkililerin hesaplamalarına göre GKRY’nin sözde MEB’sinde yer alan ve 13 parsele bölünen 51000 km²’lik bölgede 1,7 tcm doğal gaz bulunduğu tahmin edilmektedir. Bunun Levant Baseni ve Nil Deltası dışında kalan bölümünde ise en az 1 tcm doğal gazın olduğu öngörülmektedir.

Bu hesaplamalar da dikkate alındığında, toplamda 15 trilyon metreküplük doğal gaz varlığı ile (yani keşfedilmiş ve keşfedilmesi beklenen miktar) Doğu Akdeniz’in Norveç, Hollanda, İngiltere ve Danimarka’nın toplamından oluşan Kuzey Denizi’ne eşdeğer olduğu söylenebilir. Bu da Doğu Akdeniz’de gaz heyecanının neden bu kadar ilgi odağı haline geldiğinin en azından kantitatif bir göstergesidir.

Doğu Akdeniz’in gaz potansiyeli sadece konvensiyonel gaz kaynakları ile sınırı değildir. Kaya gazı ve gaz hidratları gibi konvansiyonel olmayan doğal gaz varlıklarını da hesaba katmak gerekir. Ancak ne var ki, bu konuda yapılan kantitatif çalışmalar yetersizdir. Bugüne kadar yapılan çalışmalar Girit Adası’nın güneyinden başlayıp Meis adasının güneyine doğru uzanan bir alanda ciddi miktarda gaz hidratları potansiyeli olduğunu göstermektedir. Bu konuda yapılan tahminler her ne kadar spekülatif olsa da en az 1 trilyon metreküp gaz hidrat varlığının bir çok çalışmada dile getirilmesini göz kenarında tutmakta fayda vardır.

Ancak şunu unutmamak gerekir ki, sondaj yapılmaksızın kağıt üzerinde gaz varlığı pek bir şey ifade etmez. Keşfedilen rezervler de ancak rezervin üretime kanalize edilmesiyle anlam kazanır. Bu da bulunan rezervin ekonomik ve teknik olarak çıkarılmaya müsait olmasına, sahanın beklenen net finansal getirisinin doyuruculuğuna, üretime geçiş aşamasına geçmek için yapılacak saha geliştirme maliyetine ve bunun finansmanına, üretilen miktarı yurt içi ve dışı pazarlara ulaştırabilmek için gerekli alt yapı ve taşıma olanaklarına, üretilen petrol veya gazın satış fiyatına, ruhsatlandırma işlemlerindeki istikrara, politik atmosfere, enerji ve finans politikaları düzenlemenin güvenliğine ve benzeri etmenlere bağlıdır. Bir de Korona virüs gibi beklenmeyen etmenler var muhakkak.

Doğu Akdeniz’de doğal gaz söz konusu olduğunda benim dikkatimi bölgedeki politikacıların iyimserlik ile hayalperestlik arasındaki git gelleri dikkatinizi çekmiştir illaki.

Tamar ve Leviathan sahalarının keşfinden hemen sonra İsrail basınında çıkan haberleri ve politikacıların açıklamalarını hatırlar veya göz atarsanız ne demek istediğimi anlarsınız. Benzer şekilde yıllar önce Lübnan ilk uluslararası arama üretim ihalesine çıkacağını duyurduğundaki açıklamalara ve Nisan ayı sonunda Lübnan sularında yapılan ilk sondajın hayal kırıcı sonucu bir başka örnek.

Nihayetinde, geçen yıldan beri doğal gaz fiyatlarında yaşanan düşüş, şirketlerin Korona virüs sonrası arama ve üretim faaliyetlerinde yaptıkları kesintilerle birleşince hayal kırıklıkları artık kanıksanır hale geldi.

Birçok şirketin sondaj ve saha geliştirme faaliyetlerini ertelemesine rağmen ben Doğu Akdeniz gazının geleceği konusunda orta ve uzun vadede halen iyimserim. Doğal gaz kaynakları bölge ülkelerinin geleceğinde önemli bir rol oynamaya devam edecektir. Halen önemli olan soru şu: Bu varlık ve potansiyel Doğu Akdeniz’de çekişmeleri tetikleyip daha da karmaşıklaştıracak ve zaten gergin olan bölgeye yeni kaygılar mı ekleyecek yoksa bölgesel işbirliği, istikrar, enerji güvenliği ve bölge refahı açısından bir fırsat mı oluşturacak? Yani yıllardır gündemde olan soru bugün de aynı.

Doğu Akdeniz maalesef dünyanın en karmaşık politik bölgelerinden biridir. O yüzden, bu kaynakların fırsata çevrilebilmesi, bölge ülkelerinin ve dış güçlerin miyopik politikalardan uzak, akılcı bir ortaklık stratejisi anlayışı çerçevesinde samimi, yapıcı bir diyalog kurup, dengeli ve pragmatik bir yaklaşımla hareket etmelerini gerektirmektedir.

Deniz yetki alanları dahil bir çok zorlukların ve hassas sorunların üstesinden gelmenin en önemli adımı budur. Aksi takdirde, belki de tek ortak payda olan enerji konusu, Doğu Akdeniz ve çevresindeki jeopolitik çekişmenin unsurlarından biri olmaya devam edecektir.

İş birliği ve dayanışmanın önemini dile getirdiği şu Afrika atasözünü hep göz önünde tutmak gerekir: “Eğer hızlı gitmek istiyorsan, yalnız git! Eğer uzağa gitmek istiyorsan, hep beraber git!”  Bölgedeki aktörler henüz beraber gitme taraftarı olmasa da umudu yitirmemek gerekir. Martin Luther King’in 57 yıl önce yaptığı “bir rüyam var” konuşması, Amerika’yı değiştirmişti. Umarım enerji eksenli böyle bir rüya da Doğu Akdeniz’deki mevcut durumun iyi yönde değişimine ön ayak olur.

Kalın sağlıcakla.



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir