Makale

Bildiğimiz sınırsız dünya, Covid-19 sonrasında bitiyor mu?

covid-19
AA

Covid-19 pandemisi, 2019 yılı sonlarına doğru Çin’de görülmeye başlamış, 11 Mart 2020 tarihinden itibaren ülkemizde de resmi olarak kayıtlara geçmiştir. Bu salgın dünya genelinde her geçen gün farklı boyutuyla devam etmekte olup, bizlerin gündelik yaşamını da oldukça değişken hale getirdi. Bu küresel salgın nedeniyle, ülkeler arasında sınırlar kapatıldı, uluslararası ve iç hatlarda tüm uçuşlar Mayıs ortasına kadar durduruldu, ülkelerarası ticari faaliyetler kısmi de olsa askıya alındı ayrıca Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, Dünya Sağlık Örgütü gibi örgütlerin geleceği ülkeler içinde sorgulanmaya başladı.

Peki, artık küreselleşme sona mı eriyor? Yeni üretim modelleri mi ortaya çıkacak? Ülkeler kendi içine mi kapanacak? Artık daha kontrollü ve sınırlı dünyaya mı dönüyoruz? Tarım, su kaynakları ve gıda ile ilgili yenidünya düzenine doğru mu gidiyoruz? Enerji kaynaklarında yerli yenilenebilir kaynaklara mı yöneleceğiz ve arz/talep dengeleri değişecek mi? Küresel emisyon değerleri? İklim değişikliği? Ozon tabakasının ısınması?

Bu küresel salgın sonrası ülkeler, temiz su kaynaklarına ulaşım, tarım alanlarını koruma ve üretimde öncelik kendi iç tüketimine mi olacak, bu alanların verimliliği için yeni önlemler mi gelecek? Ya tarım arazisi ve temiz su kaynakları kendine yetersiz ülkeler ne yapacak?

Ülkelerin sanayi ürün çeşitlendirilmesinde, öncelik artık savunma ve silahlanma yerine; gıda, sağlık hizmetlerine erişim, tarım, temiz su kaynakları ve kesintisiz ve sürdürülebilir enerji talepleri mi olacak?

Covid-19 salgını sonrası, virüsün insandan insana çok hızlı bulaşması nedeniyle zorunlu olarak ilan edilen ‘’sosyal mesafe’’ kısıtlaması insanların birbirleri arasında mesafe koyarken, robotlar, nesnelerin birbirine uzaktan erişimi, dağıtık enerji sistemleri ve dijitalleşme ile bu açık kapatılabilmektedir.

Bu nedenle dijitalleşme, uzaktan erişim, elektronik alışveriş ve robotik teknolojilere sahip şirketlerin güçlerini daha da artırması muhtemeldir.

Bu süreç sonrası bazı değişimler kaçınılmaz gibi. Bunlardan bazıları, küreselleşmeden ülke iç ekonomilerine yönelme, globalleşmeden bireyselleşmeye, uluslararası turizmden sadece iç turizme ve elbette enerji piyasası ve enerji yatırımları üzerinde de ciddi etkileri olacağı garipsenmemelidir.

Yaşamış olduğumuz şehirlerin yüzölçümü, dünyamızın yüzölçümünün sadece yüzde 2’sini oluşturmaktadır. Bu şehirlerde dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 60’ı yaşamaktadır. Bu nüfus, dünyada üretilen enerjinin yaklaşık yüzde 75’ini tüketmekte ve aynı zamanda dünyadaki karbon salınımının yüzde 80’ini oluşturmaktadır.

Covid-19 sonrasında günümüzde, son 2 ayda yaklaşık 3-3,5 milyar insan evlerinde izole yaşam sürdürmek zorunda kalmıştır. Bunun sonrasında elektrik, gaz, temiz su, gıda ve temizlik malzemelerinde tüketimler inanılmaz artmakta (örneğin insanların evde kaldığı dönemde İstanbul’da mesken tüketimleri ortalama yüzde 15 civarında artış gözlemlenmiştir), iç ve dış ticaret kısıtlandığından kargo, uçak seyahatleri, binek araçlar ve toplu taşımada azalan grafik nedeniyle, özellikle petrol ve türevi ürünlerde ise ciddi bir düşüş süreci gözlenmektedir. Söz konusu petrol ürünlerde dünya genelinde yüzde 20-30 arası talep azalması devam etmektedir. Ve bunun sonucu petrol fiyatlarında ciddi gerileme sağlanmıştır. (Örneğin Fransa’da 2019 Mart ayının son 10 gününde benzin talebi yüzde 80, dizel talebinde ise yüzde 75’lik düşüş gözlenmiştir.)

Dünya genelinde talepte düşme olmasına rağmen, arz tarafında hem Rusya Federasyonu hem de Suudi Arabistan hükümetleri petrol arzını günlük 3 milyon varil artırmıştır. (Petrol fiyatları bu kararlar sonrası yüzde 30 civarı düştü. 1991 yılında ki Körfez savaşından sonra ki en büyük kayıp olmuştur) Şimdi bu günlerde Haziran başı itibari ile günlük 10 milyon varil düşürme kararı aldılar. Bu bağlamda ülke bütçelerinin gelirini petrol ürünlerinden kazanan büyük petrol üreticileri ülkeler, ekonomik ve sosyal olaylar bakımından ciddi olumsuz etkileyecektir.(Örneğin Irak devletinin bütçe gelirinin yüzde 90’ı petrol gelirinden oluşmaktadır)

Enerji açısından bakıldığında dünyada insanların evlerinde izole olduğu, işyerlerinin kapandığı, ortak alanların kullanılmadığı ve bu insanların seyahat edemediği, bu günlerde en önemli ihtiyaçlardan birinin elektrik ihtiyacı olduğu kaçınılmaz bir gerçektir. Salgının yol açtığı bu global kriz sonucunda elektrik piyasasının önemi daha net bir şekilde görülmüştür. Salgın sebebiyle insanların yaşamların evde eskisine oranla çok daha fazla vakit geçirmeleri, evden iş yerlerine uzaktan bağlanmak suretiyle çalışmaları, çocukların eğitimini elektronik ortamlarda yapılması, toplantıların akıllı telefonlar uzaktan yapılması gibi nedenlerle, elektrik talebi her geçen gün artmaktadır.

Ülkemizde de bu aşamada evlerinde izole yaşayan hane halkının kesintisiz aydınlatma, iletişim sistemleri, ısınma, pişirme gibi elektriğe dayalı ihtiyaçları aksamadan kesintisiz ve sürekli devam etmektedir.

Doğalgaz piyasasında bilindiği gibi yapılan sözleşmeler küresel petrol fiyatlarına endeksli şekilde devam etmektedir. Hala süregelen düşük petrol fiyatları öncelikle bizim gibi ülkeleri de; dış ticaret açığının düşürülmesine ve enflasyon hedeflerinin tutturulmasına katkı sağlayacak bir gelişme, doğalgaz fiyatlandırılmasında geçen 6 aylık petrol ve petrol ürünleri fiyatlama üzerine endeksli formül üzerinden ithal ettiği için bu da doğal olarak uzun vadede doğalgaz fiyatlarını daha da aşağıya çekecektir. Diğer bir enerji kaynağı olan kömür fiyatlarına baktığımızda ise, şu gün itibari ile yatay bir görünüm çizmektedir. Yani doğalgaz fiyatlarının, petrol fiyatlarının aşağıya düşmesi ile doğalgazın elektrik üretiminde, kömüre göre daha cazip hale gelmesi mümkündür. Bu da özellikle emisyon değerleri açısından pozitif bir duruma geçmemiz demektir.

Yukardaki açıklamalara bakıldığında; 2020 yılı başlarında özellikle petrol ve türevi ürünlerde hızlı talep düşüşü ile birlikte küresel emisyon miktarları da düşecektir. İklim değişikliğinin kısmi de olsa biraz katkısı olacağı gerçekçidir.
Ülkemizin, yıllar bazında enerji üretim kaynak haritasına bakmak faydalı olacaktır. Enerji ihtiyacını 1900’lü yılların başında kömür hammaddesi ile karşılamış ta ki 1950’lere kadar ve sonra sırası ile hidrolik enerji santralleri sisteme katılmış, 1980’lerden sonra ise doğalgazdan elektrik üretiminin artan ağırlığı ile devam etmiştir. Doğalgaz ile birlikte, ithal ürün olması nedeniyle, hem artan maliyetler hem de dışa bağımlılığın yarattığı arz güvenliği kaygısı ve karbon ayak izinin anlamlı hale geleceğinin anlaşılması nedeniyle artık elektrik üretiminde yerli ve yenilenebilir enerji kaynakları en önemli politika önceliği olarak belirlendi.

2019 yıl sonu itibari ile Türkiye’nin elektrik kurulu gücüne baktığımızda 91.267 MW olduğunu ve bunun yaklaşık yüzde 50,9 fosil bazlı kaynaklar ( yerli kömür, ithal kömür, doğalgaz, petrol v.b) kalan yüzde 49,1 ise yenilenebilir bazlı kaynaklar (su, güneş, rüzgar, jeotermal ve biyokütle gazı v.b) . Yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelerek bu sistemleri artırabilirsek oluşacak rakamlar ülkemizde karbon emisyon değerlerinin düşürülmesi bazında pozitif katkı sağlayacaktır. (ülkemizde enerji üretimi için; 2002 yılı öncesinde su dışında yenilenebilir enerji kaynak kullanımı sıfıra yakın idi ve ülkenin elektrik enerjisinin yüzde 62’nin üzerinde fosil bazlı kaynaklardan sağlanıyordu)
Covid-19 salgını, dünya çapında ulaşımdan, turizme, sağlık ve enerji gibi birçok sektörü etkilediği görülmektedir. Enerji bağlamında bakıldığında, bu süreçte en ağır darbeyi petrol endüstrisi ve devam eden yatırımların aldığını ancak özellikle tedarik-satın alma süreci dolayısıyla yenilenebilir enerjide de gelişim ve yatırım sürecine zarar vereceği ele alınabilir.

2020 yılı itibari ile ülkemizde, Yekdem’den faydalanmak için 2020 yılı son yıl olması nedeniyle hızla süren yenilenebilir enerji yatırımlarına genel olarak baktığımızda; Rüzgar 2.500 MW, Hidrolik 600 MW, Güneş 450 MW, Jeotermal 170 MW, Biyokütle 60 MW kapasitesi civarında olacak ve bu yenilenebilir santrallere yapılacak toplam yatırım miktarı yaklaşık 7 milyar dolar civarında gerçekleştirilecektir.

Bazı uzmanların görüşlerine göre, karantina sürecinin uzaması, lojistik süreçlerinin kısmi olarak durdurulması, şehirlerde süre gelen karantinalar ve teknik elemanlara ulaşım zorluğu gibi nedenlere bağlı olarak rüzgar, güneş ve batarya teknolojilerinin büyümesinde sıkıntı olacağı belirtilmektedir. Ülkelerin uyguladığı karantinalar, fabrikaların geçici kapanması teknoloji ve tedarik zincirinde üretim kaybına yol açacaktır. Özellikle ABD doların artışı ve diğer ülke para birimlerinin salgınla birlikte düşüşü ve proje maliyetlerinin artmasına bağlı olarak rüzgar ve güneş gibi yenilenebilir enerji projelerinin yavaşlayabileceği öngörülebilir.

Enerji sektöründe özellikle rüzgar enerjisi sektöründe, küresel tedarik zincirinin pek çok ülkeye yayılmasından dolayı, bu zincirin halkalarından birisinde meydana gelen tıkanma tüm sektörü olumsuz etkileyecektir. Avrupalı türbin sağlayıcılarından çoğu Çin’de aksam imal etmekte olup, bu salgın projelerde yavaşlamaya ve hatta durmasına yol açabilecektir.

Karantina sürecinde; sanayi solar çatı ve konut solar çatı panellerinin üretim zincirindeki sıkıntılar ve konut sektöründeki yaşanan düşüşler ve ev yenileme işlemlerinin de yavaşlayacağı görülmektedir.

Enerji tüm ekonomik sektörlerdeki büyümenin motorudur. Yenilenebilir enerji kaynakları ile sanayi-konut çatı ve cephelerde kurulacak güneş enerji santralleri, enerjimizi daha verimli kullanarak oluşturacağımız kaynaklar ile iklim değişikliği ile mücadele edebiliriz.

Covid-19 sonrası, Avrupa Birliği’nin öncülüğün de yeşil ekonomi ya da yeşil paketin bir kısmının erteleneceği ve sürdürülebilirlik de virüs kurbanı olduğu gibi görülmektedir. Bilhassa, Avrupa Birliği içinde ki yenilenebilir enerji projelerine verilecek teknik destek, finans süreci ve izleme süreçlerinin kısmide olsa yavaşlayabileceğini anlayabiliyoruz.

Avrupa Birliğin yeşil ekonomi sürecinde, en önemli kısmi olan sürdürebilirlik yatırımlarının finansmanı onu da 29 Nisan’da ki AB yeşil ekonomi toplantı sonucu daha net göreceğiz gibi.

Sonuç olarak, yukarıda ki yazımda belirtiğim gibi, dünyada 1760’lı yıllarda sanayi devrimi ile birlikte artık üretim; beden gücünden, makine gücüne doğru geçmeye başladığını ve bu yıllarda, sanayi devrimi ile birlikte fosil bazlı yakıtların kullanılması ile buhar gücü keşfedildi. Ve bu günümüze kadar üretimde, ısınmada ve pişirme de kullanıldı ama artık küresel ısınma ve karbon salınımının iklim değişikliklerine yol açması ile birlikte artık fosil bazlı yakıt kaynakları ikame edecek ( batarya teknolojisi gelişinceye kadar baz yük olarak fosil bazlı yakıtları kullanmak zorundayız) alternatif temiz yenilenebilir enerji kaynaklarını yerine koyamazsak iklim değişikliği dünyamızın karşılaşacağı en büyük tehditlerden biridir. Unutmayalım ki, Dünyamızın yüzde 2’sini kapsayan şehirler küresel sera gazı emisyonlarının yüzde 80’inde sorumludurlar.



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir